27 Aralık 2009 Pazar

Yılbaşı Hediyesi

Yeni yıl, yeni hayat umudu benim için, sanki boyut değiştirecekmiş kadar büyük bir değişim istiyorum hep. Olmuyor tabi. Yılbaşının doğumgünüm olmasının da etkisi vardır belki. Neyse sadede gelelim, herkes bir şeyler hediye ederken bloglarından benim neyim eksik dedim, iletişim kurmaya çalışsam da sponsorlarla pek yanıt alamadım. Gönül isterdi size konser biletleri, albümler falan hediye etseydim, kırmızı donlar ekleştirseydim yanına. :)

Benim hediyem daha bi naçizane; bu post'a last.fm'ini yazan 3 kişiye 1 aylık üyelik hediye edeceğim, kendi radyolarını doya doya dinlesinler diye. İstek çok olmazsa herkese kıyak da yapabilirim. Görüşemezsek iyi yıllar herkese!

Kura çekiminde kazananlar, kıyamadım 4 yaptım (:

Kaykanat, madmadame_ , cnsdngy, + hystericalmuser

20 Aralık 2009 Pazar

Killing In The Name Of Rage!!

Her ne kadar konformist insanın teki olsam da düzen karşıtlığı yapmaya bayılırım. Heyecanlanmak, gaza gelmek, biraz olsun eğlenmek, bunu bazen toplumu rahatsız ederek yapmak insan olduğunu hatırlatıyor bünyeye. Daha dün 3 kişi yolda yürürken (ben arkadaydım) keşin biri 'Hey arkadaki çocuk' diye bağırdı, noluyo lan derken 'Bol bol seviş' diye haykırdı caddeye. Aptallaşmış ifademe bakarak bir daha 'Bol bol seviş tamam mı!' diye hönkürdü. Acaip mutlu oldum neyse ülkemde yaşamayı hatırlayan birileri de var, cahil de olsa, keş de olsa kibar bir şekilde afallatabiliyorlar. %47 bi yerimi yesin.

Türkler kadar koyun olarak güdülen bir toplum da İngilizler. Zaman zaman güzel hareketler yaparak piyasaları güden adamlara bir el hareketi çekiyorlar, insanın da hoşuna gidiyor. Bu ay içinde gaza gelen adalılar Rage Against The Machine'in Killing In The Name Of 45'liğine saldırdılar. Kulaktan kulağa yayıldı olay, Muse, Dioyy, Paloma Faith gibi ünlülerin de desteklemesine Tom Morello yanıtı çaktı: Yılbaşına kadar 1 numaraya yükselirsek zafer konseri vereceğiz, söz! dedi Twitter'ından.

Ve Killing In The Name Of bugün itibariyle İngiltere single listesinde 1 numara! Sıkıcı, bayat popstarlar, özellikle Gaga'lılar, sistem yalayıcıları, insanı makineleştirenler, koyunlaştıranlar: suck our balls!! We, Rage against the machine! Seneye de Queen'den Bohemian Rhapsody sırada!

http://news.bbc.co.uk/2/hi/entertainment/8423340.stm


18 Aralık 2009 Cuma

Kara Kule: The Wind Through The Keyhole

Her zaman müzik mi konuşacağız değil mi?
Saplantılı bir seri Kara Kule. Filmi çekilecekti, vazgeçildi, çizgi romanı çıktı, sonra tekrar film kararı alındı falan.
Bilmeyenler için hatırlatayım, Lost'un yapımcıları The Dark Tower'ın filmini yapacaklar. Ne zaman? Lost'un son sezonu olan bu sezon bitince. Yani yaz gibi başlayacaklar gibi.

Gelelim asıl konuya. Sanırım Amerika'daki bir imza gününde Stephen King 4. kitap Büyücü ve Cam Küre'yle 5. kitap Calla'nın Kurtları arasındaki zamanda bir kitap daha yazacağını söylemiş. Daha sonra da resmî sitesinde menejeri bunu onaylamış ve yazarın yazmaya 6 ay sonra başlayabileceğini belirtmiş. Kitabın adı da belli: THE WIND THROUGH THE KEYHOLE

Film haberine sevinmeyip üzülenlere de iyi bir haberi var yani Stephen Abimizin :)

15 Aralık 2009 Salı

İlgililere Duyurulur No: 2 Güncelleme

MetallicA

Rammstein

Iggy Pop

Slayer

İlk duyuru için:
http://azizlerinyalnizligi.blogspot.com/2009/12/ilgililere-duyurulur-no-2.html

Metallica, Rammstein, Iggy Pop ve Slayer'ın Sonisphere Festival'de olacağı kesinleşti gibi. Yarın NTV'de Gece-Gündüz programında festivalin ne aşamada olduğu hakkında ilk bilgi verilecek. İlgilenenler takip edebilir. Bu hafta da www.sonispherefestivals.com 'da resmî açıklamayı bekliyoruz.
Sanırım Iron Maiden'la ilgili bu festivalden pek bir şey beklememek lazım. Anladığım kadarıyla hem grubun Haziran 2010'da turne yapma gibi bir planı yok. 4 teklif varmış Maiden için şu anda Türkiye'den, bu yüzden fiyatta da problem çıkıyor sanırım ama aya yoğun bir çaba var getirmek için.

kaynaklar: http://twitter.com/metesohtaoglu
http://twitter.com/yektakopan
http://twitter.com/gecegunduz

13 Aralık 2009 Pazar

İlgililere Duyurulur No.4

The Veils İstanbul'da

Daha 1 hafta önce ballandıra ballandıra anlattığım güzel grup Veils Şubat aylarında İstanbul'u bir konserle kutsayacak. Gruba sardığım zamanda gelmeleri bu sefer benim için şans. http://theveils.com/news/179/european-tour-announced-feb-2010#comment buradan gelişmeleri takip edebilirsiniz. Grup 28 Şubat'ta Babylon'da çalacak. Ayrıca bonus olarak elektronik müziğin bu seneki en iyi albümlerinden birine imza atan bir grup 9 Ocak'ta, Otto Santral'da;

10 Aralık 2009 Perşembe

İlgililere Duyurulur No: 3

Lady Gaga Türkiye'de!


Yer: Kuruçeşme Arena
Tarih: 15 Haziran 2010

http://www.worldticketshop.com/concerts/lady_gaga_tickets/71667_lady_gaga_istanbul

Yalnız "Houston we've got a problem!". Sitede dün görünen İstanbul konseri bilgileri bugün yok. Galeyana gelinecek bir konser olmadığı için de rahatlıkla koyuyorum :)

Şebnem Ferah - Benim Adım Orman(2009)

16 Aralık'ta tüm müzik marketlerde.


9 Aralık 2009 Çarşamba

İlgililere Duyurulur No: 2

Büyük olasılık kış ve bahar ayları boyunca en çok konuşulacak festival geliyor:
SONISPHERE!

Nedir bu Sonisphere'in olayı? Kısaca açıklayacak olursak Sonisphere gezici bir festival(uzun nasıl açıklanır ki bu?) Düzenlendiğinde, bir kaç ülkeye uğrayan bir festival.
Gelin bakalım resmi sitesine hangi şehirler varmış bu yıl(2010)...:
http://www.sonispherefestivals.com/

Yani Sonisphere Türkiye'de olacak. Tarihi de 25 - 27 Haziran 2010. Bu kesin. Peki o zaman, "Olacak da kim çalacak arkadaşım benim karşımda cın cın, onu söyle sen" diyenler için de iki link geliyor:

http://www.metallica.com/index.asp?item=602811
http://www.ironmaiden.com/index.php?categoryid=8&p2_articleid=1170

Hâl böyle. Sonishpere'e katılması kesinleşen 5 dev grup var yani: MetallicA, Iron Maiden, Rammstein, Anthrax, Slayer. İngiltere'de adı geçen Alice Cooper, The Cult, Iggy & Stooges ve MetallicA'nın sitesinde duyurulan Mostodon'u saymıyorum bile.
Metallica ve Mastodon kesin gibi sanırım.
Yalnız şöyle yaman çelişkilerimiz var. Özellikle Iron Maiden ve Rammstein için:
1. Iron Maiden eğer Sonisphere'in çoğu ayağında olacaksa MetallicA'nın sitesindeki duyuruda neden onların da adları geçmiyor? Acaba sadece İngiltere ayağında mı çıkacaklar? MetallicA üyelerinin, özellikle de Lars Ulrich'in(davul) Iron Maiden'a ne kadar büyük bir saygı duyduklarını söylemeye gerek yok sanırım. Eğer MetallicA'yla birlikte headliner olacak 2. grup Iron Maiden olsaydı mutlaka ama mutlaka yazarlardı oraya yani. O işte bir sakatlık var(Iron Maiden'da yani)
2. Bilenler bilir. Liseyi bitirdiğim sene(2003)(çok oldu evet) Ankara sallanıyordu. "The Cranberries'in ve Rammstein'ın da katılacağı dev festival Atatürk Orman Çiftliği'nde!!! Biletler Aslanın Ağzında ve Zürafaix'te!" söylentileriyle. Bilet satış noktaları abartı tabii ki ama konser mekanına kadar her şey aynen dediğim gibiydi. O senenin taa Şubat - Mart'ından başlayan bir söylenti vardı. Acayip heveslenmiştik, herkes pek bir umutluydu ama çok pis yalan olmuştu, biz de o sene H2000'e gidip Starsailor izlemiştik, ODTÜ'yle giden biz yeni yetmeler ilk gün konser alanına alınmayarak da leziz maceralar yaşamıştık. Neyse... Yani demem o ki en büyüğü 2003'te olmak üzere her sene bir Rammstein lafı atılır ortaya ve fos çıkar, bütün Rammsteincılar ana avrat dümdüz giderler sonra. Hiç öyle aman aman dinlemişliğim yoktur Rammstein ama sırf adamların o dolgun gitar tonlarını duymak ve "Sahnede ağızdan öpmeli sevişirler belki" diye görmek umuduyla mutlaka gidilir o konsere.

Böyleyken böyle işte... Yani demem o ki bunları duyurdum ilgilenenlere. İki grup da oldu gibi galiba... Ama resmen açıklanana kadar veya ben veya başka bir arkadaşım buraya sağlam bir yerlerden duyup "Ahanda şunlar şunlar kesin!!!" diye böğürene kadar fazla umutlanmayın.
O "Oldu gibi galiba" dediğim iki gruptan bile.

O değil de hayali bile manyaklaştırıyo lan adamı!

İlgililere Duyurulur No: 1

Eric Clapton Türkiye'de!!!



Yer: Santral İstanbul
Tarih: 13 Haziran 2010
Ön Grup: Steve Winwood

Yalnızlık Mevsimi

Üzerinden 11 sene geçmiş bir albüm. Zamanın ötesinde besteler. Kanırtan, sokartan, kalbin içine bıçağı sokup çeviren sözler. Grubun kendisinin bile idrak edemediğini düşündüğüm büyüklükte bir sanat eseri. Sonradan ticari baskı altında ezilecek adamların dik durdukları, şöhretin, hırsın ağzına edip gözlerini kararttıkları bir kaos. Bir erkeğe erkekliğini hissettiren bir Kuran, ya da bir İncil. Yine de saflığın peşinden ayrılmamanı söyleyen bir tembih. Gecenin 5'inde yalnız olduğunuzu kafanıza vuran bir balyoz Yalnızlık Mevsimi. Türk rock tarihinin belki ilk konsept albümü, ama kesinlikle en büyük albümü. Post rock'tan synth pop'a bir resital.

'Bilmezsin bilemezsin, sinersin sindirmezsin, yıkılır yıkılırsın, seçersin seçtirirler.'

Bir ülke düşün. Yıllar geçtikçe kurulduğu zamandaki modernliği bile aratacak hale gelen bir garabet. Yıllarca vaadedilen toprakların üstüne kurulmasından mıdır bilinmez üzerinde oynanan oyunların insanını perişan ettiği bir düzene maruz kalıyor, kalmaya devam ediyor. İnsanlarının arasına nifak atılıyor, gözleri bağlanıyor, özgürlükleri elinden alınıyor, satılamazları satılıyor; En başta da kadınları satılmaya başlanıyor ve bu küçük oyun doğudan başlayarak tüm toprağa yayılıyor.

'Susmak doğuda erdem, meziyet anlamında.'

Kadın. Bir insanı doğuran ve sonra en önemlisi yetiştiren canlılar. Aklı en temiz, berrak ve dolu olması gereken varlık. Bizim için artık el birliğiyle Arabik Fahişe'ye çevirdiğimiz yüzlerce temiz ruhları ifade ediyor. Artık onları satmamız için uğraşmamıza gerek de kalmadı, zamanında başlık parasıyla dağıtmamız onları yaşayan mallara çevirmiş durumda. İnsan oldukları akıllarına son gelen şey olmuş, yaşam arkadaşı olduklarını onlara ifade etmek, bunu anlayacaklarını sanmak tam bir aptallık.

'Aşk, bomboş bir park şimdi.'

Erkek. Dünyaya hükmettiğini sanan zavallı yaratık. Biraz fazla güç için çalıp çırpmaktan, satıp yıkmaktan başka bir şey anlamayan doğanın yeri geldiğinde eline verdiği aciz şey. Ülkemizin bıyıklı garabetleri. Kadını eline alana kadar her türlü romantikliği yapmaya caiz ama eline geçirdikten sonra onun aklını da mahvedecek kadar pis bir tür. Çöp balıkları.

'Umut denen şey umutsuzluk korkusu'

Tüm bunlara rağmen böyle bir albümü yazabilecek kadar gelişmiş yetenekleri ve duyguları var. Birbirlerine bazen içkiyle, bazen gözyaşıyla, bazen verdikleri bir omuzla, bazen sadece bir dizeyle özel olduklarını, yaşamın üç günlük olduğunu hatırlatma içgüdüleri var. Koray, Mehmet Şenol, Serkan, Selim, Burak, Aykan, Deniz adları ne olursa olsun, biri diğerini aradığında ve onu bulduğunda gecenin bir yarısı mucizeler yaratma ihtimalleri var.

'Odalar evler içinde ıslak kesif bir duman, caddeler içindeki bilinmeyen yangından'

Tanrı'nın meleklerine dediği gibi insanın içinde bir parça Tanrı var ve kendi dünyalarını yaratmaları sadece onların ellerine bakar. Bazen kendi mucizelerini yazarlar. Bazıları ise inancını kaybeder. İçindeki hayvanla tanışırlar, masallar, mucizeleri bilip onlara erişemedikleri için düşerler ve oksijensiz yaşama kucak açarlar.

'Yaşam kısa bir cümle, ölüm de üç noktası...'

Doğrunun yanından binlerce kez geçip de bir ayağınız hala gri parklardaysa ya sizde sorun vardır ya dünyada. Çıkış yolunu bulmak için ya Yalnızlık Mevsimi dinlersiniz ya da derine inmezsiniz. Geçmek süresini ne kadar uzun tuttuğunuza bağlı, ne kadar derine attığınıza kendinizi kuyuda. Onu ve kendinizi ne kadar sürgüne gönderdiyseniz o kadar koyar bir dizenin sözleri...

'O bugünü yaşıyor, dünü unutmaya hevesli. Aklında bir silahla...'

Hiç bir zaman anlamayacak olan beyinsiz erkekler ve tüm kadınlara ithaf olsun...

6 Aralık 2009 Pazar

The Veils - Sun Gangs


'Mektuplar bana biten ilişkileri hatırlatır.' Finn Andrews, yaklaşık 10 yıllık bir rock grubunun frontman'i, yılın en güzel şarkılarından biri, hatta belki de en güzeli The Letter'ı yazmış adam rockstarlıktan nasibini hiç almamış; Egosu hiç olmamış, sıradan bir insan gibi konuşuyor. Kendisi kadar naif grubu The Veils 3. albümleri Sun Gangs'de albüm kapağına koydukları kalplerini şarkıların içinde kanırta kanırta kesiyor.
Talihsiz bir şekilde grubu keşfedene kadar haberdar olmadığım mükemmel debut'ları The Runaway Found'la 2001'de müzik piyasasına giren Finn Andrews müzik yolu için Yeni Zelanda'dan kopup gelmiş bir modern ozan. Sahip olduğu doğal şarkı yazma yeteneği iyi müzisyenliğiyle birleşince karşımızda canlı kanlı bir Jeff Buckley duruyor. Elbette farkedebilen şanslı kesim için. Yeteneğini daha ilk albümünde konuşturan bu gence ilk olarak ex-Suede Bernard Butler yardımcı oluyor ve Lavinia, Guiding Light gibi olağanüstü şarkılar yazıyor. Kendi başına başlayıp tanımadığı müzisyenlerle kurduğu bu işbirliğini farklı bir noktaya götürmek istiyor Finn ve kendi ülkesine dönüp lise arkadaşlarını -güzeller güzeli basçı Sophia Burn de dahil- gruba alıyor ve yeni bir yapılanmaya götürüyor grubu. İkinci albümleri Nux Vomica'yla medyadan iyi bir tepki alan The Veils, 3 yılda yazdığı şarkılarla Sun Gangs'i oluşturuyor.

Grubun müziğini bir janra sokmak kolay değil. Etkilendikleri isimler arasında Bob Dylan ve Tom Waits olmasının yanı sıra müziklerinde hissedilen romantiklik Jeff Buckley'i, karanlık Nick Cave'i, şarkı yazma stilleri Smiths'i, distortion'u açtıklarında post rock gruplarını andırıyor. Editors, Elefant ve Doves şu an müzik piyasasında yer alan modern rock grupları içinde The Veils'in adını en fazla yaklaştırabileceğim isimler.

Tamamen kasıtlı olarak bir ayrılık albümü yapmak istemediklerini söylüyor Finn, Sun Gangs'de ama şarkıların genel hüznü, zaman zaman patlamalar ayrılıktan sonra ayakta kalmaya çalışan şizofren bir adamın bunalımını yansıtıyor. Sun Gangs ayrılma süreci yaşayan insanlar için bir dinamit gibi tehlikeli. The Letter'ın harika kompozisyonu dışında Sun Gangs ve It Hits Deep gibi yürek burkan baladlar albümü kişiselleştirmenizi sağlıyor. The Veils'in genel dinamik sound'u albümü ayakta tutan, ayrılık acısının sıkıcılığını örten en önemli unsurlardan biri. Begin Again'le sonunda ümide bağlıyor albüm ama depresyonunuzu kurtarmıyor. Yılın en kişisel, 'dolu' albümlerinden biri, Sun Gangs ve 10 üzerinden 8'i net hakediyor.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Acoustic '07


Bedava download pis bişey, kaka bişey bunda hepimiz hemfikiriz sanırım. Büyük ülkelerde sanatçılar eserlerinin indirilmesiyle çok büyük maddi kayba uğramıyor belki, bir grup sadece ülkemize gelmek için 2 milyon öro alıyorsa uğradığı kayba sokayım bi yandan afedersiniz. Yine de adamlar yeniliğe açık oldukları ve maddi durumları elverdiği için iTunes Store'u, Amazon'u çatır çutur kullanıyorlar satın almak için.

Açıkça söyleyim ki bugün Türkiye'de maddi özgürlüğünü eline almamış kişiler annesinden babasından kredi kartı numarasını çok kolay alamazlar. Maddi sıkıntı olmasa bile geleneksel anne baba kafası kredi kartını internette kullanmaktan çekinir ama 1 milyarlık telefonu oğluna kızına dükkandan almaktan çekinmez. Çünkü bilirler ki bir sorun çıkarsa muhattap alacakları birileri var. Bunun internet hukuku var, cartı var curtu var diye kendinizi kandırmayın. Bunu söyleyebilen kısım gözü açık insanların oluşturduğu kısımdır ve bu ülkede Akp diye bir parti %50'ye yakın oy alıyorsa gözü açık kısım bit kadardır. Hala albüm satışlarında en çok Serdar Ortaç, Demet Akalın satılıyorsa bunun sebebi de albüm alan kısmın sadece geleneksel kafalılar olmasındandır. Gençlerin alış kapasitesi bir yere kadar, buna çözüm üretmek de çok konuşan ama iş yapmaya gelince hiç bir şey yapmayan müzisyen ve firmalara kalıyor.

Yine de verdiğim download linklerinde de Türkçe müzik olmamasına dikkat ediyorum. Hatta cd arşivime son 3-4 yılda eklenen cd'lerin neredeyse hepsi Türkçe. Yabancı müziği internette bulmak çocuk oyuncağı gibi bir şey olsa da buna da önlemler almaya başladılar bir yandan. Örneğin Mininova ve İsohunt torrent siteleri gümbürtüye gitti 1 haftada. Peer to peer'i önlemek sandıkları kadar kolay olmayabilir yine de, torrent dağıtıcıları hala Twitter üzerinden çalışıo harıl harıl. Matt Bellamy insanların yaptığı download'a göre belli bir vergi alınsın ve bu müzisyenlere dağıtılsın diye bir çağrı yapmıştı önceki aylarda. Tam çözümü kırılamayacak (?) yeni bir format üretip yeni cd'lerde uygulamak olabilir ama crackçi arkadaşlar bununla uğraşan arkadaşlardan çabuk kırarlar o formatı da sanırım.

Neyse bakalım, Mininova canlıyken son bişey kurtarmıştım, 2007'nin en güzel akustik şarkılarından bir compilation. Şarkı listesi aşağıdaki fotoda var. Kafanıza uyarsa :)

Cd1 Download / Cd2 Download


30 Kasım 2009 Pazartesi

Radio 1's Live Lounge Volume 4



Yamulmuyosam Radio 1'ın Live Lounge'larının tamamını vermiş oluyorum bu postla birlikte. Yılbaşı yaklaştıkça güzel toplamaları vermeye devam ederim, belki geçen sene gibi bu sene de yılbaşı playlistleri yaparız. :) Bu toplama, serinin 4. ve şimdilik son kısmı. Tracklist şöyle:

Cd 1:
1. Poker Face - Lady GaGa
2. Sweet Dreams / Beat Again - Tinchy Stryder And Amele
3. Boom Boom Pow - Black Eyed Peas
4. Not Fair - Lily Allen
5. Electric Feel - Katy Perry (MGMT cover)
6. Mama Do (Uh Oh, Uh Oh) - Newton Faulkner (Pixie Lott cover)
7. Halo - Florence + The Machine (Beyonce cover)
8. Sexy Chick - Paloma Faith (David Guetta cover)
9. A Million Love Songs - Scouting For Girls (Take That cover)
10. When You Were Young - Noisettes (Killers cover)
11. Love Sex Magic - Biffy Clyro (Ciara cover)
12. Paris - Friendly Fires
13. Wearing My Rolex - Hot Chip (Wiley cover)
14. Heavy Cross - Gossip
15. If I Were A Boy - Jamie T (Beyonce cover)
16. T-Shirt - Shontelle
17. Bonkers - The King Blues (Dizzee Rascal cover)
18. Tiny Dancer - Ironik (Elton John cover)
19. Beautiful Day - U2

Cd 2:
1. Ready For The Weekend - Calvin Harris
2. The Sweet Escape - Kasabian (Gwen Stefani cover)
3. Beat Again - Little Boots (JLS cover)
4. Red - Daniel Merriweather
5. Candy - Paolo Nutini
6. Sex On Fire - Alesha Dixon (Kings of Leon cover)
7. Spiralling - The Sugababes (Keane cover)
8. Beggin' - The Saturdays (Franki Valli/Madcon cover)
9. Since U Been Gone - Kelly Clarkson
10. Times Like These - The Script (Foo Fighters cover)
11. Shake It - Metro Station
12. Single Ladies (Put A Ring On It) - Marmaduke Duke (Beyonce cover)
13. Mykonos - Fleet Foxes
14. Just Dance - Maximo Park (Lady Gaga cover)
15. Daniel - Bat For Lashes
16. Jump in The Pool - Lenka (Friendly Fires cover)
17. Raindrops - Basement Jaxx
18. Papa Can You Hear Me? - N Dubz
19. Bonkers - Dizzee Rascal

Cd 1 Download
/ Cd 2 Download

24 Kasım 2009 Salı

Son 10 Yılın En İyi 100 Albümü

Best Albums Of Decade yapmak bu ara bütün müzik dergilerinin, hatta işi gücü olmamasına rağmen siktiriboktan listeler yapan bütün gazetelerin, dergilerin gündeminde. Şahsi kanaatimle ben de bir liste oluşturuyorum. 1.yi blogu az çok takip edenler kafadan tahmin edeceklerdir. Listenin ne tarz ağırlıklı olacağını da biliyorsunuz, ne çok aşırı kültürlü, az dinlenen ama müzik yazarlarının göğe çıkardığı albümler olur ne de Katy Perry gibi sabun köpükleri olur içinde, cheesy demek istemiyorum ama :) neyse dikkate değer bulursanız bakarsınız zaten. Stereophonics veya Starsailor gibi yazarın hüznüne dokunmuş albümlerin girmesine kızmayın, torpil her yerde var :) Bu 100 yılın ilk 10 yılının albümleri için 2000 yılının albümlerini de saymalı mıyız bilmiyorum ama sayarız sanırım. Yeni yüzyıla girmese de 10 yılı tamamlıyor en azından. İşte 00'ların Pastel Zarlar seramonisi:

100) Set Yourself On Fire - Stars

99) Just Enough Education to Perform - Stereophonics

98) 30 Second To Mars - 30 Second To Mars

97) No More Shall We Part - Nick Cave

96) Fallen - Evanescence

95) Coles Corner - Richard Hawley

94) Speak For Yourself - Imogen Heap

93) Transatlanticism - Death Cab For Cutie

92) Songs About Jane - Maroon 5

91) Journal For Plague Lovers - Manic Street Preachers

90) Love Is Here - Starsailor

89) Lost Souls - The Doves

88) The Greatest - Cat Power

87) The Bedlam In Goliath - The Mars Volta

86) Speakerboxxx/The Love Below - Outkast

85) You Have No Idea What You're Getting Yourself Into - Does It Offend You, Yeah?

84) Get RID! - Robots In Disguise

83) Stories from the City, Stories from the Sea - PJ Harvey

82) Sound Of Silver - Lcd Soundsystem

81) Echoes, Silence, Patience & Grace - Foo Fighters

80) Misery Is A Butterfly - Blonde Redhead

79) Sounds Of The Universe – Depeche Mode

78) Felt Mountain - Goldfrapp

77) Eyes Open - Snow Patrol

76) Continuum - John Mayer

75) Silent Alarm - Bloc Party

74) Watershed - Opeth

73) Gulag Orchestar - Beirut

72) In My Mind – Pharell Williams

71) Fur And Gold - Bat For Lashes

70) Viva la Vida or Death & All His Friends - Coldplay

69) Attack Decay Sustain Release - Simian Mobile Disco

68) St. Elsewhere – Gnarls Barkley

67) Grace/Wastelands - Peter Doherty

66) O - Damien Rice

65) Rockferry – Duffy

64) A Certain Trigger - Maxïmo Park

63) 10.000 Days - Tool

62) We Started Nothing - The Ting Tings

61) Dig Out Your Soul - Oasis

60) Neon Bible – Arcade Fire

59) West Ryder Pauper Lunatic Asylum - Kasabian

58) Turn On The Bright Lights - Interpol

57) Black Market Music - Placebo

56) Octavarium - Dream Theater

55) Demon Days - Gorillaz

54) Discovery - Daft Punk

53) Inside In/Inside Out - The Kooks

52) Lateralus - Tool

51) Made in the Dark - Hot Chip


50) Oracular Spectacular - MGMT

49) Audioslave - Audioslave

48) Sexor - Tiga

47) Employment - Kaiser Chiefs

46) You Are The Quarry - Morrissey

45) American Idiot - Green Day

44) Plans - Death Cab For Cutie

43) Stankonia - Outkast

42) The Lioness - Songs: Ohia

41) The Seldom Seen Kid - Elbow

40) Razorlight - Razorlight

39) Songs For The Deaf - Queens Of The Stone Age

38) The Alternative - Iamx

37) The Better Life - 3 Doors Down

36) The Understanding - Röyksopp

35) In Absentia - Porcupine Tree

34) Vampire Weekend - Vampire Weekend

33) Cansei de Ser Sexy - CSS

32) Frances The Mute - The Mars Volta

31) The College Dropout - Kanye West

30) Hot Fuss - The Killers

29) Myths of the Near Future - Klaxons

28) Hybrid Theory - Linkin Park

27) The Marshall Mathers LP - Eminem

26) Death Magnetic - Metallica

25) The Age Of The Understatement - The Last Shadow Puppets

24) Sea Change - Beck

23) Absolution - Muse

22) Only By The Night - Kings Of Leon

21) Original Pirate Material - The Streets

20) Kid A - Radiohead

19) Kasabian - Kasabian

18) Hopes And Fears – Keane

17) Toxicity - System Of A Down

16) Fleet Foxes - Fleet Foxes

15) Sufjan Stevens - Illinoise

14) Elephant - The White Stripes

13) In Rainbows - Radiohead

12) The Resistance - Muse

11) No Name Face - Lifehouse

10) No Line On The Horizon - U2

9) Franz Ferdinand - Franz Ferdinand

8) Back to Black - Amy Winehouse

7) Up the Bracket - The Libertines

6) White Blood Cells - The White Stripes

5) Whatever People Say I Am, That's What I'm Not - Arctic Monkeys

4) Parachutes - Coldplay

3) Is This It - The Strokes

2) Hail To The Thief - Radiohead

1) Origin Of Symmetry - Muse

10 Kasım 2009 Salı

Kings of Leon @ Gloria Theatre 2009

Geçen yılın en iyi albümünün sahibi grup Kings of Leon, Amerika turnesine hız kesmeden devam ediyor. Öğrendiğime göre konserler acaip gaz geçiyormuş, seyirciler 3 şarkıda bir Caleb'den övgü duymayı hakediyormuş. Güzel suratlı kardeşimizin sakalları da turnede başını alıp gidince kendine bir tane sakal ve kirpik tarağı almış, herkesin kirpiklerini kontrol edip tarıyormuş sıkılınca. Neyse Şubat 2009'da Köln'de verdikleri konserin güzel kaydı için tıhlayınız aşağıya. Setlist:

01. Crawl
02. My Party
03. Molly's Chamber
04. Closer
05. Fans
06. Milk
07. Four Kicks
08. Wasted Time
09. Sex On Fire
10. The Bucket
11. Notion
12. On Call
13. Use Somebody
14. Manhattan

indir

2 Kasım 2009 Pazartesi

Rock Is Dead

Marilyn Manson yıllar önce şarkısında söylemişti ama inanmamıştık. 'God is in the Tv' sözüyle o makyajlı suratın, vişne çürüğü dudakların altında ileri görüşlü bir peygamber yattığını süzememiştik. Headbang yaptırdığı insanların dinlerini çok kısa bir zaman süre sonra bedavacı bir dine satacaklarını hesaplamamıştık. Metafor bir yana rock müzik en demode zamanlarından birini yaşıyor 60'lardan beri ve yalancı peygamberlerin çabaları artık yetmeyecek gibi kurtarmaya.

Yalnız ve güzel ülkemin görüp görebileceği en devasa sahnelerden biri geliyor seneye bu vakitlere doğru Olimpiyat Stadı'na. O zamanlarda buralarda olup olmayacağımı kestiremediğimden bilet almış değilim henüz ama rahat hissediyorum kendimi, U2 fanı dolu bir toplumumuz yok, bu görece pahalı biletlere çok yoğun ilgi gösterecek kadar ekonomik rahatlıkta insanlar hiç yok. Sahne önünün tamamı satılmış olabilir, ama eminim ki sponsorların piranalığıdır o. Medya hype'ı bu konsere en fazla 50 bin bilet sattırır, Hürriyet'e yıl boyunca bütün sayfa ilan verseler bile yetmez. 100 bin bilet satarsa ben de bu sözlerin hepsini yerim söz.

Konudan konuya atlamış oldum ama U2'dan Bono'ya atlayacaktım anca oldu. Muhteşem bir Amerika turnesi yapıyorlar, yaptılar açıkçası. Muse'un da alt grup olması orada baya bir insanı orgazma götürmüştür tahminim. Konserlerin tamamı sold-out'tu, bu turne başarısına rağmen Bono albüm satışlarından hiç memnun değil. Yaptıkları iş baştan sona bütünleşmiş, mükemmel bir kurgu olmasına rağmen geri dönüşünü alamadıklarından yakınmış İrlandalı rockstar. Yeni modern müzik dinleyicilerini eleştirmiş Bono, Adam Clayton da eklemiş; ''Artık kimse müziği keyif almak için dinlemiyor.''

Kendi fikirlerimi yazmadan önce The Boat That Rocked filmini hepinize önereyim. 60'ların rock'n'roll ruhuyla tanışmadıysanız, günümüz müzik endüstrisi hakkında geriye yaslanıp sağlam bir düşünmenize yol açacak mükemmel bir film, hatta kendimce izlediğim en iyi müzik filmi. Şimdilerin kolay ulaşılabilen rockstarlarının o zamanların radyocularının olduğu kadar bile cool olmadığını anlayabilmeniz için inanılmaz güzel bir 2.5 saat.

Evet, bundan 10 yıl öncesine kadar müzik yazarları, dergiciler, radyocular, dj'ler, müzisyenler, en önemlisi de müzik kutsaldı hepiniz hatırlarsınız. Sadece tek bir müzik grubu keşfedebilmek, onunla bütünleşmek, onunla anılmak, onunla yaşamak dinleyici için bir tutku, heyecan kasırgasıydı. Radyo listelerine bir şarkıyı sokmak, müzik dergilerinde beğenilen şarkıcının övüldüğünü görmek anlatılmaz bir histi. Elbette ki zaman bir şeylerin devinimine yol açacaktı ama kitlelerin müzik zevkini öldürmesi hiç yakışık almadı.

2000'li yılların muhteşem prodüksiyonlarına, devasa bütçelerine, inanılmaz ses kayıt sistemlerine rağmen gelmiş geçmiş en iyi albümler arasına çok şık ekleştirememesinin sebebi hızlı tüketimle açıklanabilir mi acaba. Muse, Kings of Leon ve The Mars Volta'nın tüm hırsının geriye kalan bütün grupların hırsıyla eşit olması biraz da sorunun cevabı. (Coldplay mi, hassktirin ordan) Bu kadar içi geçmiş grubun içi geçmiş kötü bir dinleyici kitlesi yaratmış olması yeni devrimi engelleyen belki de. Jetsons'larda uzay çağının müziği olarak dinlenen kötü tracklerinin heyecanını bile yaratamıyor yeni çağın müzisyenleri. Bir müzik devrimine ihtiyacımız var, gerek format olarak; internet beleşinden kurtarabilsin, gerek sound olarak; içi bayık ölü balıkları uyandırsın. (Go Does It Offend You, Yeah? :))

27 Ekim 2009 Salı

Takip Edilesi Bloglar

Başlığı ekşi'den çaldım evet. Gördüğünüz üzere sahalara geri dönme çabalarım var, dönüyorum da. Brett Anderson yazısını yeni milat olarak kabul edin lütfen. Gerçek ilk yazım buralarda paylaşan, içini döken, başarılı bloglar hakkında olsun. Spor hakkında Blog İdman Yurdu gibi bir güzellik halihazırda mevcut. 10 dakika kurcaladığınızda kendi ağız tadınıza göre spor bloglarını hemen seçip çıkarabiliyorsunuz. Müzik için de genelde takip eden insanlar nerelere direkt gideceklerini biliyorlar ama yine de tamamını kapsayan bir oluşum henüz mevcut değil.

Punkreas ve Reset Magazine bu blogun şöhretini aşan bloglar, duymadıysanız ilk olarak oralardan başlamanız salık verilir. Alçak Basınç ve Çekme Kaset de keza öyle, yazarlarını az çok tanıyorsunuzdur, girip bir bakın. Sağ köşede bahsedilmeden saksıda çiçekler gibi duran bazı bloglardan bahsetmek daha uygun durum için, buradan sesinizi duyurmak isterseniz mail atmanız halinde 1-2 sorti daha yaparız.

WingMan Türk internet aleminin ilk interaktif dergilerinden biri. Bildiğiniz üzere Beterpan'da ben de dahil olmak üzere internet dergisi yazmaya çalışan bir kadro var. İki dergi yeni bir ortam için elbette az ama başlangıç olarak çok şık duruyorlar, takip etmenizi öneririm. İçerik olarak Wingman adından da anlaşılacağı gibi bir erkek dergisi. Geniş yazar kadrosu ve her ay çıkan dergisiyle oldukça profesyoneller. Spordan politikaya geniş bir yelpazeleri var, müziğe de el atmış durumdalar. Beterpan'ı bilmeyenler için bir kez daha yazalım, daha underground, keyifli sanat yazıları arıyorsanız adresiniz olmaya adayız.

Seslersusmakİster
uzun zamandır devam eden bir blog. Aslında bu blogu oluştururken örnek aldığım blogtur kendisi, o yüzden ayrı bir yeri var gönlümde. Bu indie bloglar için de güzel bir yazısı var kendisinin, girip okumanızı tavsiye ederim. Strangelove gibi şükela grupları tanımanız açısından takip etmenize değer.
Kişisel blog kapsamında bizim kız Berraque'ın Zaman sinir bozucu bir şey. Ben de öyleyim.'i var. Bu blogdan daha fazla takip edeni olduğu için içerik yazmıyorum, pis şey. :P Jazz'ın Karalama Defteri' de yine içinde birbirinden güzel indie playlistler bulabileceğiniz, kişisel içerikli mis gibi bir blog, Keane hastası olduğunu hemen anlayacaksınız. :) Oh My Muse adından anlaşılacağı gibi Muse hastası bir kızın günlüğü, gelecek vaadeden güzel kişisel yazılar. Hayatın Nefesi'nde Pastel Zarlar'dan etkilenip blog yazmaya başlayan sevimli bir çiftimiz var, aşk üzerine güzel çeşitlemeler yapıyorlar, müzik, spor hakkında küçük küçük bahisleri de var, yakalayın. İstanbul'un Orta Yeri Sinema çoğunlukla film eleştirileri, zaman zaman müzik eleştirileri yapan başarılı bir blog, yine Avrupa Sineması sinemaseverlerin kaçırmaması gereken, her türlü etkileşimi, tekniği uzun uzadıya anlatan sinema bloglarından bir tanesi.

Bahsetmeye devam edeceğim muhtemelen sonraki yazılarda bloglardan. Bu arada Bonus Card BloggerV adında bir siteyle bloglara destek vermeye başlamış, hani niyetim davetiye istemek değildi bütün bunları yazarken ama gönderen birisi çıkarsa sevinirim. Birbirimizi desteklemek üzere... Bundan sonra tekrar yazıyorum.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Brett Anderson - Slow Attack

Yazı bana ait olup orjinalini Beterpan'da bulabilirsiniz.

90'lar diğer 10'lu yıllara göre 2000'li yılların müziğinin temelini daha fazla oluşturmuştur. Mtv'nin herkesin evine girmesiyle elektronik müziğin gitgide su üstüne çıkışı, hiphop ve r&b'nin oluşumu bugünün müzik listelerinin liderlerini belirledi. Rock müzik özellikle yeni kıtada 90'larda grunge ile sağlam sallansa da adanın tarzı ve tavrı bambaşkaydı. Brit Pop 60'lardan ilham alan çok da yeni bir şey değildi ancak 90'larda Brit Pop için gökyüzünden Tanrılar indi. The Smiths'le büyüyen kuşak Oasis'i, Pulp'ı, Blur'u, Lush'ı, Suede'i ve nice güzel grubu kurdu. İçlerinden dağılmayan pek kalmadı, bugün reunionlar kol gezerken kimileri yalnız devam etmeyi seçti. Brett Anderson, bir jenerasyonun idolü, ikonu, role model'i sessiz sedasız 3. stüdyo albümü Slow Attack'i bugünlerde piyasaya sürüyor.

Brett Anderson grup devam ederken egoları için hiç bir zaman Suede'i dağıtmayacağını açıklamıştı. 2003'te gelen ayrılığın sebebi şarkıların artık Suede gibi tınlamadığı yönündeydi, kimin hangi tarafta olduğunu bilemeyiz fakat Brett Anderson'un Suede gibi tınlamadığı bir gerçek. Dog Man Star'ın yaratıcısı rockstarın sertliği gitmiş yerine singer-songwriter tanımlamasının içerdiği melankoli, hüzün, bunalım hissi yerleşmiş durumda. Suede'in b-side'larında bile bulamayacağınız derecede hüzünlü, ağır şarkılar Slow Attack'in içeriğini oluşturuyorlar. Superstarlıktan unutulmuş eski dost persona'sına geçmek Brett'in yüksek ego'sunun yanında duygularıyla da oynamış.

Bir Suede sever olarak Brett'in 2003'te 'Suede için yeni bir albüm olacaktır, sadece şimdi değil' sözüyle umutlu olsam da bu onun solo albümünü beğenmemem için hiç bir neden taşımıyor. Aksine elimizde çok ciddi, karanlık, başarılı bir albüm duruyor. Brett Anderson'un mükemmel ses tonu, şarkı söyleme tekniği şarkı ne kadar yavaş olursa olsun insanı uyanık tutmaya yarıyor, insan ondan bir şeyler kapmak için neler vermez! Kişisel kariyeri için 'göz önünde olmamak, basının etkisini görmemek baskıyı azaltıyor, hit yazmaya çalışmayı protesto ediyorum' yorumunu yapması albümün amatör ruhlu bir güzellikte olmasını açıklıyor. Sene başında gelen ve beynimi dağıtan Pete Doherty'nin Grace/Wastelands'i kadar sinematik tınlıyor Slow Attack, huzurlu bir dramın soundtrack'i olabilecek kadar naif. Öne çıkan şarkılardan The Hunted, Brett ne kadar hit yazmak istemiyorum dese de listelere iyi girebilecek ve albümü farkettirebilecek bir güzellik. Nakaratta gelen Ah'lar Suede'e döndürüyor bizi, özgür martı Jonathan sözleri dinlerken onu anımsattığını hatırlayınca sizin omzunuza konuyor. Frozen Roads'un artık ustalaşmış bir şairin elinden çıktığı aşikar, kar yağarken bir parkta yalnız oturmaya benziyor hissi. Dikkat çeken şarkılardan diğerleri Julian's Eyes, Summer ve The Swan ancak bu albümü 1-2 şarkıyla dinlemek iyi bir müzik dinleyicisine yakışmaz. 2009'un mükemmel albümlerine eklenen bir albüm gelemeyen kışı çağırıyor, playlist'in devamına Pete Doherty konuyor.

2 Ekim 2009 Cuma

System Error

Blog için işler pek yolunda değil. Ankara'da çalışmaya başladıktan sonra zamanım oldukça azaldı. Yazarlar da başlarda aktif olsa da şimdi pek sallamıyorlar işi. Kişisel olarak da aşk meşk işleri başta olmak üzere canım sıkkın, piyano kursu, spor derken hepsi üstüste geliyor, yolda müzik dinler hale geldim. Beni takip etmek isteyenler Beterpan'a girebilir, arada yazacağım yazıları oraya ekleştireceğim. Blog yeniden heyecan verene kadar kapalı, kapalı demeyelim de bekleme konumunda, olur da diğer yazarlar yazmak isterse yazsınlar. Belki blog kendi içinde devrime gider, format değişir, site değişir, kader kısmet. Görüşürüz, kendinize iyi bakın.

29 Eylül 2009 Salı

Kings of Convenience - Declarance of Dependence

Yazı bana ait olup orjinali ve tamamını beterpan'da bulabilirsiniz.

Bir müzik delisisiniz. Ne tür müziğin günün hangi saatinde gideceğini ezbere biliyorsunuz ve bunu uyguluyorsunuz. Sabah kalkınca gününüzün hangi modda gitmesi gerektiğine karar verip ona göre play tuşuna basıyorsunuz. İşler pek yolunda gitmiyor mu; depresif şarkılar hemen oracıkta değil mi, ya da hoşlandığınız kızdan bir umut gördünüz; karın ağrılarına iyi gelen şarkılar el sallıyor değil mi, veya akşam dışarı mı götüreceksiniz onu, ne seviyor, tepinecek misiniz dans mı edeceksiniz hepsi size kalmış. Yatak saati yaklaştığında, süt kokusu evi sardığında sen dahil, bu dünyadaki herkes ne dinleyeceğini biliyor: Kings of Convenience.

Kings of Convenience’i çok uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sanırım. Quiet Is the New Loud’dan bir Weight of My Words’u ya da aşk acılarının soundtrack’i Manhattan Skyline yorumunu dinlememiş, Riot on an Empty Street’in Know How’ını, Misread’ini tatmamış insanları Bülent Ortaçgil’in ”hiç sevişmemiş insancıkları” kapsamına sokabilirim hiç acımadan. Norveç’ten dünyamıza katılan Erlend Øye ve Eirik Glambek Bøe hayatlarımıza kattığı huzur ve mutluluğu Declaration of Dependence ile perçinliyorlar ekimin 2’sinde resmi olarak çıkacak 3. albümleriyle. Bugüne kadar liste başarısı hırsı olmadan sadece güzel müzik yapmaya odaklanan grubun en büyük yükselişi kendi ülkeleri Norveç dışında İtalya’da gördükleri 2. sıra oldu. Kuzey insanına bir gün İbrahim Tatlıses, bir gün Kings of Convenience dinletip deney yapmak en büyük arzum olmuştur bu arada, suç oranını izlemek eğlenceli olacaktır.

Declaration of Dependence’ın ilk albüm Quite Is the New Loud’a daha yakın durduğunu söylemek yerinde olacaktır. Albümün açılış şarkısı harika 24-25, Winning A Battle Losing A War güzelliğinde. Albümün 4 şarkılık harika başlangıcının en güzel anı, aynı zamanda ilk single Mrs. Cold’da sınırlarına bağlı kalmış aşığa sesleniyorlar, oynamayı seviyoruz ama nereye kadar be güzelim tandansında serzenişte bulunuyorlar ama o kadar da acıtmıyor bu sesle, gülümsetiyorlar. Me In You ve Boat Behind 4 asını tamamlıyor açılışın, Riot on an Empty Street’in indie tınıları burada bir miktar belli ediyor kendisini, özellikle 2. single Boat Behind yaylılarıyla albümün en kayda değer anlarından birisi. Ortalara doğru Freedom and Its Owner dışında daha ağır bir tempoya bürünüyor albüm, aslında başka bir grup yazmış olsa uyutucu (uyuz) derim ama Kings of Convenience’a laf atmayı kendime yediremiyorum, görmezden gelebilir miyiz? Neyse ki 2. albümün adını taşıyan Riot On An Empty Street’le harika bir şekilde kapanıyor albüm, böylece battaniyeyi üzerimize çekerken hiç pişmanlık duymuyoruz.

Rüya aleminin en sevdiği grup Kings of Convenience bizi yine saydam bulutlar arasında gezdiriyor, hırssız, huzurlu ve sıcacık yollarda. Gecenin son duasında dileyelim ki bu sefer 5 yıllık bir ara olmasın diğer rüyalara. 7/10

The Cribs - Ignore The Ignorant

Yazı bana ait olup orjinali ve tamamı beterpan'da bulunmaktadır.

Bir grupta olmanın en zor tarafı diğer elemanlarla iyi geçinmek, ya da sadece geçinmek, hadi onu da geçtim birbirine katlanabilmektir. Bu yolda seneler boyunca ne dağılan gruplar gördük ki en son kanlı canlı örneği 1-2 hafta önce dağılan Oasis oldu. Oasis’in dağılmasına sebep olan kardeşler Noel ve Liam insanın kardeşi de olsa müzik konusunda sınırlarının dayanamayabileceğini gösteriyor. Dünya arenasında kardeş müzisyenler önemli bir yer kaplıyorlar, bizim ilgimizi çeken, göz atacağımız Indie Rock olduğuna göre seçenekler tarzın en önemli kardeşleri Kings of Leon veya plasesi yeni albümleri Ignore The Ignorant ile göz kamaştıran The Cribs. Tercihimiz ikinci şık.

The Cribs 2007′deki Man’s Needs, Woman’s Needs, Whatever’la kendini UK ve Avrupa piyasasına tanıtsa da aslında yeni bir grup değil. İkiz kardeşler Gary ve Ryan ve küçük kardeşleri Ross Jarman, Ignore The Ignorant ile 4. kez stüdyodan bir emekle çıkıyorlar. İlk iki albümleri kendi anavatanları İngiltere’de bile listeleri pek rahatsız edemedi. Muhtemelen hepimizin onları tanıdığı Man’s Needs şarkısının adını verdiği albümlerinde Franz Ferdinand’dan Alex Kapranos ve Sonic Youth’tan Lee Ranaldo ile çalışmaları kardeşlerin yolunu açtı ve 2007′de önemli festivallerde yer aldılar. Bu gelişmeler önlerine daha iyi bir fırsat çıkardı ve The Smiths’in yüce gitaristi Johnny Marr’ın dikkatini çektiler. 2007 Q ödüllerinde aynı zamanda Kate Nash’in de sevgilisi olan ikiz kardeş Ryan Jarman, Johnny Marr’a birlikte çalışma teklifi etti ve kariyerlerinin en önemli aşamasına böylece ulaşmış oldular.

The Cribs her ne kadar ülkemizde yeterince ilgi çekememiş bir grup olsa da İngiltere’de Nme, Q gibi dergiler tarafından sıkça gazlanıyor ve övgüleri kapıyorlar. Grubun başarılı canlı performansları onların The Sex Pistols altında 4 gece efsane albüm Never Mind The Bollocks’ın 30. yıl kutlamaları için çalmalarını bile sağladı. Grup satışlarda büyük bir başarı yaşayamazken bu kadar gazlanırken, şu an elimizde olan gerçekten sağlam albümleri Ignore The Ignorant için medyadan destek gecikmedi, overrated görebilirsiniz ama bu jenerasyon içindeki gruplardan en kültü olarak anılmaya başladılar.

Ignore The Ignorant’ın kusursuz müziğinin altında hiç kuşkusuz Johnny Marr’ın imzası var. Men’s Needs’in kayıtlarında duyabileceğiniz rahatsız edici gitarlar kaybolmuş, yerlerine çok temiz duyulan nefis bir gitar sound’u yerleşmiş. Marr’ın bilgeliği şarkıların atmosferine de aynı şekilde yansımış, The Cribs’i daha önce keşfetmedikleri alanlara götürmüş. Bir indie punk grubu saflığından bir rock’n'roll grubu olgunluğuna ilerlemişler. Yine de The Rakes, The Libertines gibi Strokes’un Is This It’inden ilham alan gruplardan olmaları onların imzasında her zaman duracak gibi, albümün genel havasını yansıtmayan Cheat On Me’yi ilk single seçmeleri grubu takip eden fanları kolayca tavlamak için yapılmış bir tavır gibi görünüyor bu yüzden. Daha önce American Hi-Fi ve Semisonic gibi Amerikan gruplarla da çalışmış Nick Launay da grubun soundunu Atlantik’in öteki yakasına taşımış, Nothing ve Last Year’s Snow’da bir The Vines havası sezmek çok mümkün. Söz yazımında daha önce izledikleri günlük hayat dertlerinden bahsetme yolunu da bir adım ileriye götürerek daha sofistike olma çabası sergilemişler. Yine kızgınlar ama bu sefer kızgınlıkları kadınlara değil! Victim Of Mass Production ve Stick to Yr Guns gibi şarkıların isimlerinden de anlaşılacağı gibi tarihsel hatalara dem vuruyorlar, Ignore The Ignorant’ın sözlerinde ‘I’m throwing England to the dogs’ gibi sert çıkışlar yapıyorlar

Jarman kardeşler büyüme yolunda kendilerine Johnny Marr’ı baba olarak seçiyor ve Ignore The Ignorant’la şansları yaver giderse büyük bir grup olma yolunda adım atıyor. 2000′lerin başlarında gelen Strokes akımını daha olgun dinlemek isteyenler için bulunmaz bir fırsat. Albüme bir kere bile şans verdiğinizde değerli bir şey bulduğunuzu anlayacaksınız. Yılın en sağlam albümlerinden. 8/10

10 Eylül 2009 Perşembe

Uzaydan dünyaya iniş: Muse, The Resistance

Über füturistik grup Muse'un 6. stüdyo albümü The Resistance yarın itibariyle dünyaya iniyor. Hangi gezegenden olduklarını henüz açıklamayan Bellamy ve çetesi albüm turnesi yapmak için Teignmouth'lu oldukları teorisiyle ilk konserlerini orada verdi. Hepimiz biliyoruz ki Superman de Krypton'dan geldiğini uzun süre saklamıştı. Müziğimizi ileri taşımaya karar veren uzaylıların da gerçek kimliklerini açıklamamaları kadar normal bir şey yok. Asıl nokta dünyalıların onları ne kadar takip edeceği.

Aklı sıra yazıya Muse abartmalarıyla başlıyor, ya da aklını kaybetmiş zavallı düşüncelerinde olduğunuzu görüyorum. Her kurgunun gerçeği yansıtmadığı, gerçek de olmasa bazı düşüncelerden, müzikte olsa dahi, keyif alabileceğinizi hatırlatma lüzmunu duyuyorum. Eğer öyle olmasaydı bugün fantastik edebiyat doğmaz, Lord of The Rings, Harry Potter, Twilight gibi romanların, filmlerin peşinden milyonlarca insan koşmazdı. Muse, The Resistance ile en baştan beri sunduğu bilim, uzay, rüya, hayal aleminden dünyaya iniş yapıyor, dünya meselelerini aşkla harmanlayıp benim deyişimle farklı bir Radiohead edebiyatı yapıyor.


Albüm yorumuna geçmeden önce Muse ve Warner'ın gerçek Resistance'ına değinmekte fayda var. Malumatınız dijital çağa geçtik geçeli albümler bir yolla çıkış tarihlerinden çok daha önce yasal olmadan dinleyicileriyle buluşuyor. Muse albüm promosyonu olarak dinleyicilerine United States of Eurasia'yı 1 ay önceden Project Eurasia adında bir oyunla dinletti. 7 farklı ülkenin şehirlerinde ajanlar Muse Usb'lerini azılı Muse fanlarına ulaştırdı. Ancak The Resistance'ın tamamı yayınlanan gerçek bir albüm kopyasıyla ancak dinleyicileri tarafından ele geçirilebildi. Hatta bu öyle bir savaş haline geldi ki Muselive forumunda uluslararası bir işbirliği kuruldu, Avusturalyalı Muserlar harekete geçirildi, onlardan sadece 1-2 şarkı elde edilebilince Fransa'da albümü satın alan birisinin albümü convert etmesi ve Twitter'dan insanların haberi olması sağlandı ki Trending Topic'lerde 4 numaraya kadar çıktığını şahsen gördüm. 10 sene kadar süre içerisinde albüm yayınlanışı bakımından en başarılı örnek olduğunu söyleyebiliriz.

Muse gibi 'outsider', piyasada insanların alışık olmadığı şekilde tutunan bir grubun alternatif kaldığı sürece görmezden gelinmesi normaldi. Grup popülerleştikçe taşlanacağını, aşağılanacağını görmemek mümkün olmayacaktı. Klişelere takılmış at gözlüklü insanlar için zor bir kabulleniş Muse. Düşünün ki bir grup popüler müzik tarihini harmanlayan acaip bir albüm yapıyor, içinde r&b'den operaya, klasik müzikten metale kayan çizgide beyin döndüren işler bulunuyor ama insanların vereceği tepki 'çorba olmuş lan bu' oluyor; uzaylıları takip edemiyorsunuz gençler. Müzik sizin gördüğünüz, kabullendiğiniz kitschlerden çoktan çıktı, Mor ve Ötesi'nin muhtemelen komunizme yaptığı atıf gibi 'Siz gelmediniz ama o değişti.'
The Resistance, Muse'un diğer albümlerin aksine bir yolculuk albümü. Bütün Muse albümlerinin bir konsepti var evet ama bu bahsettiğim başka bir şey, Redd'in 21'inde uyguladığını örnek gösterebilirim. Bir bebek yerine politika var bu sefer masada, George Orwell'in 1984'ü Guiding Light oluyor Muse'a. İnsanlığı yönetenlerin ne peşinde oldukları bir aşkın çerçevesinden anlatılıyor, 'Love is our Resistance' diyor Matt Bellamy albüme ismini veren şarkıda. 1984'teki Julia ve Winston'ın aşkı ilham oluyor, insanlığı kontrol altına almak isteyen hükümetlere karşı direnişleri, birbirlerine bağlılıkları ve sözleri onlara karşı direnişimizin baş aktör olacağını söylüyor hırçın frontman. Bellamy'nin yazarken diğer etkilendiği kitap Brzezinski'nin Büyük Satranç Tahtası Muse'un hedefini gösteriyor, 'I want the truth' diye haykırıyorlar Amerika'nın siyasetçileri ve arkasındakilerine.

Albümü açan Uprising diğer Muse albümlerinin aksine tempolu açıyor sahneyi, teatral bir hava yok, doğrudan sonuca yönelik bir şarkı, ilk single seçilecek kadar da başarılı. Ana melodi kısmının Doctor Who jenerik müziğini andırdığı doğru, bilinçsiz yapılmış bir şey değil, Matt Bellamy bütün kayıtlar İtalya'da kendi evinin yakınına kurduğu stüdyoda yapıldığı için uzaylı efektleri bile deneyecek kadar zaman buluyor şarkı üzerinde. Farklı açılış farklı albümü müjdeliyor. 9/10

Devamında Oos sevenleri bekleyenleri bir sürpriz bekliyor, Resistance'ın açılış melodisi Citizen Erased'in kapanışına tekabül ediyor. Bunu da metaforik olarak biz o dönemi kapattık algısına bağlayabiliriz. Resistance albümün en aşık şarkılarından biri, bir çok insan 30 saniyelik previewlerinden beğenmese de ben çok umutluydum, haksız çıkmadım. Dom Time Is Running Out formülü uyguladıklarını söylüyor, nakaratta patlayan vokalleriyle canlı canlı dinlemenin orgazma ulaştıracağı bir şarkı. 9/10

3. şarkı şu ana kadar albümü dinleyen tüm klişeci arkadaşların bel altı vurmaya çalıştıkları yer. Undisclosed Desires Timbaland soundunda olabilir evet ama artık aşmamız gerekmiyor mu bunları. Tamam Supermassive Black Hole süpermesiv bir şok yarattı üzerimizde ama kurtulmak lazım bu bağnazlıktan. Sözleri Smbh'ye direkt bağlanıyor, 'oh baby don't you know i suffer'a 'i know you've suffered'la cevap veriliyor. Single çıkacağından ve ortalığı dağıtacağından şüphem bile yok. Dansa devam, cheesy sözlere selam. Size inat notum: 10/10

United States of Eurasia bu albümün retoriğini en net şekilde ortaya koyan şarkı. Söylenen tüm sözleri etrafında topluyor ve 'bu savaşları bırakalım artık yeter, onların sözlerine uya uya geldiğimiz yeri görmüyor musunuz'a getiriyor lafı. Doğrudan 1984 bağlantılı sözler ve epik, teatral, yükselen vokalleriyle Queen'i, oryantal piyanolarıyla Lawrence of Arabia'yı andıran bir sound'a sahip. Sonuna eklenen Chopin kısımları ve arkadan geçen bir füzeyle sona eriyor. Müzikal olarak fazla güçlü ama yine de vermek istediği hissi yeterince yansıtamadığını düşünüyorum. 7/10

Yine albümün blacksheep'lerinden olarak anılıp benim acaip beğendiğim bir şarkıya geçiyoruz. Guiding Light Muse diskografisinde yer alan hiç bir şeye benzemeyen bir yapıya sahip. Çok zorlarsak Invincible-Blackout karışımı diyebiliriz. Gitarlarında çok net bir The Edge etkisi var, vokalleri bildiğimiz Bellamy ama daha içlenmiş bir havada. Muse'un geldiği yol açısından çok önemli bir basamak, bu şarkıyı U2, No Line On The Horizon'a koysa sırıtmaz diye düşünüyorum. 9/10

6. şarkı Muse fanları için kolay sevilebilecek bir şarkı. Unnatural Selection sound olarak Muse'un her albüme bir tane sıkıştırdığı trademark'larından. Bir New Born, bir Dead Star, bir Tsp devamı. Girişteki kilise orgu (Megalomania), ortalarda giren blues ritmi ve sonlardaki metal riffleriyle eşsiz bir güzellik kendileri. 'Bizler insanız, okyanustaki damlalar değil!, 'onların anladığı dilden istediklerini vereceğiz', 'gerçekleri istiyorum' söylemleriyle bu albümün eski Muse'cular için kurtarıcısı, yeni başlayanlar için ise müziğin neye benzediğinin tanımı. 10/10

MK Ultra hemen arkasındaki tempoyu tavana taşıyan bir bomba. CIA'in insanların beynini ilaçlarla kontrol altına alma planlarının deşifre olmasıyla açıkladığı Project MK Ultra'yı anıyor Muse. Bu albümün Stockholm Syndrome'u diyebilirim, yine aynı formül uygulanmış gibi görünüyor. 'Daha ne kadar yalan söyleyeceksiniz?' diye yetkilileri göreve çağırıyor İngiliz gençler. 8/10

8'de albümü bambaşka bir boyuta taşıyan mükemmel bir güzellik duruyor. Ortasına Samson and Delilah operasından eklenen Mon Cœur S'ouvre à Ta Voix'la birlikte I Belong To You bu albümün bir janr'a sığmayacağının en net örneği. Henüz Matt'in yorumlarını duymadım ama bu şarkıyı yazarken İtalyan bestecilerden ve yorumculardan etkilendiğini düşünüyorum. Kız arkadaşının yaptığı destekleri düşünürsek çok olası. Sözleri en aşık şarkı, sonlarında gelen klarnet solosu ise bu adamların işi bildiğini yine ispatlıyor. 10/10

Geri kalan 3'lümüz Muse'un daha önceden duyurduğu senfonik canavar, Exogenesis. Matt Bellamy'nin yazdığım en iyi şeyler olarak nitelendirdiği bu 3 büyülü parça insanı düşüncelerinin derinine itip hayatıyla ilgili kararlar aldıracak kadar güzeller. Bir gece yolculuğu için eşi bulunmaz eserler, karanlık, düşünceler ve Muse. Cross-Pollination Matt Bellamy'nin liriksel olarak ulaştığı en üst nokta diyorum. Redemption'ın sonunun kitaba paralel olarak bir ölümü andırdığını hissediyorum, notalar düşüyor, adeta bir cenaze marşına dönüşüyor, şimdiden buraya vasiyet yazayım madem bununla gömün beni :) 30/30

Albüm için toplam not vermiyorum. Muse diskografisi içinde en iyilerden. 1-2 yıl sonra belki de Origin'in üstüne koyabilirim. Dinledikçe değerini anlayacaksınız.

9 Eylül 2009 Çarşamba

haggard geliyor !


klasik metalde ilk 3 u olusutran gruplardan biri olan haggard tekrar ulkemize geliyor.. yanlis hatirlamiyorsam nisan ayi gibi gelmislerdi en son.. gidememistim o zamanlar..

konsere daha 1 ay var.. ekim 16 da maslaktaki refresh'e geliyorlar.. hic oralara girmeden kurucesme'de verselerdi keske.. neyse geliyorlar ya simdilik onemli olan bu haggard dinleyicileri icin.. oyle ahim sahim dinlemedim kendilerini ama eppi sur mouve albumleri muzigin son noktasina yakinlastiklari bir album.. herr mannelig i her dinleyisimde yuzuklerin efendisi fragmani canlaniyor kafamda ki zaten youtube'da bir versiyonu mevcut..

en son konserlerinde tales of ithira'dan calmislar bolca..biraz eppi sur mouve beklerim ben.. gitmeye calisacagim bu sefer.. daha 1 ay var tabii ne olur bilinmez ama kotu bir konser olmayacagi kesin..

4 Eylül 2009 Cuma

The Wombats

Kendileri Liverpoollu saf bir indie grubudur.İki İngiliz bir de Norveçliden oluşuyor.Yaptıkları müziği ise daha çok Arctic Monkeys'in ilk albümüne yani olgunlaşmamış haline benzetiyorum."Humbug'u o kadar dinledim.İçime sinmedi" diyen varsa iyi bir alternatif olabileceğini düşünüyorum.Özellikle Moving To Newyork,Backfire The Disco,Kill The Director,Let's Dance To Joy Division öne çıkan parçaları gibi duruyor.Hop hop hoplanabilir,zıp zıp zıplanabilir.

A Guide To Love, Loss And Desperation

01-Tales of Girls, Boys & Marsupials
02-Kill The Director
03-Moving To New York
04-Lost in the Post
05-Party in a Forest (Where's Laura?)
06-School Uniforms
07-Here Comes The Anxiety
08-Let's Dance To Joy Division
09-Backfire The Disco
10-Little Miss Pipedream
11-Dr. Suzanne Mattox PhD
12-Patricia the Stripper
13-My First Wedding

Link

Bu arada kendilerinin en son My Circuitboard City adlı single'ı çıktı.Yeni albüm üzerinde çalışıyorlarmış.En kısa zamanda bekleriz.

My Circuitboard City

3 Eylül 2009 Perşembe

Muse Günışığına Çıkıyor


Yılın albümü The Resistance'a az kala BBC ve Zane Lowe gazı vermeye devam ediyorlar. Bu kadar yıllık Muse fanıyım ilk defa gruba ilginin bu kadar yükseğe çıktığını gördüm. MSN Bugün açılışında bile Muse yazılarına rastlamak grubu uzun süredir takip eden insanlar için oldukça hoş görüntüler. Çok heyecanlıyım yeni albüm için, bakalım Matt ve Dom neler söylemişler.


1 Eylül 2009 Salı

Ben, Kendim ve Mr X.

Yunan müzik sitesi Postwave.gr Chris Beylerle güzel bir röportaj yapmışlar. Kendi ağzımla çevireyim naçizane.

Iamx için Kingdom of Welcome Addiction nerede ve nedir?

Ait olduğum soğuk ve şehvetli Berlin'de. Iamx'in rahminden çıkma. Sıkıntının acıları ve ağrıları ferahladı. Ahlaksızlıklar, güvensizlikler ve aptallıklar iyileştirildi. Disney dünyası gibi ama içinde bol bol ruj, alaycılık, zeka ve muzırlık var.

Sizin için artık hangi bağımlılıklar hoş karşılanmıyor?

Zararlı olanlar. Bu kişisel değil kesinlikle. Birisi başka birinin ucubesidir, birinin ilacı diğerinin hastalığıdır. Sert uyuşturucular artık hayatımda değil. Yeni bir deneyime yakın değilim ama olumsuz şeylerin tekrarlanması da söz konusu değil. Çikolata ve şarap da şeytanlardan ama kabul edilebilir.

...Yeni albümü tek tek sormak istiyoruz. İlhamlar, kayıt süreci, şarkılar ne hakkında, vs. Baştan başlayalım. Nature Of Inviting.

İntrolar genelde zor olur çünkü dinleyiciyi albüme alıştırır. Albümün en farklı olanını başta koymayı severim. Burada beni cezbeden, bitiklik ve onun slow electronic funk'la bağlantısı idi, o yüzden seçtim. Melodik olarak tutuk, ritmin dikkati daha çok toplamasına çalıştım. Davullarda yırtındım biraz, genelde sesimle uyumlu değildir ve bu sayede gidişatın daha rahatsızlık verici olmasını sağladım. Vokal olarak, en dip sesimden yüksek falsettoya geçtim ve nakaratta sözlerin şizofrenliğine uygun olarak daha da dağıttım. Ben kendim ve Mr X.

Kingdom Of Welcome Addiction

Bu şarkının albümün en cesaret ve heyecan verici şarkısı olduğunu düşünüyorum. İspanyol Flamenkosu birden gaza getirici gitarlarla ve klavyelerle birleşip bir mücadeleyi anlatıyor. Görüntüler şöyle beynimde, matadorlar, krallar, terle ıslanmış havalı koyu saçlı kızlar. Dinamiklik ve narinlik aynı noktada birleşiyor.

Tear Garden
Şarkılar bazen saf şeytanlık ve içten ışığın birleşimi olmalıdır. Bana ilk geldiğinde tatlı ve ulaşılabilir gibi bir şarkı gibi görünmüştü. Çocuk şarkılarındaki gibi davullar ve şelale gibi akan piyanolar eklemeyi düşündüm. Bu havası sonradan oluştu. Vokalleri kemanlara, piyanoları baslara döndürdük.

Sözler duygusal, şiddetli ama inceden esprili. Bu bayağı bi görsel şarkı oldu, çok garip çünkü ilk akustik bir şarkı olarak başlamıştım. Müzik yapanlar uğraşmalı. Kolay veya sıradan olmaması için uğraşıyorum. Çalışınca karşılığı ve ödülü geliyor. Bunun en güzel örneği bu.

My Secret Friend

Bunu albümün bitmesine çok az kala yazdım. Sonradan aklıma gelen bir düşünceydi. Her zaman bir düet yapmak istemiştim ve sonunda o şarkıyı buldum. Imogen arkadaşımdır, nasıl olduysa şarkının ilk verse'unu yazdığım zaman aklıma hemen o geldi. Aklımda psikopatça yaşanan bir akıl oyunu ilişkisi kurdum, neden bilmem erkek ve kız kardeşler arasında. Birbirleriyle oynayan, ihtiyaç duyan ve zarar veren. Kaba bir versiyonunu ona gönderdim, üzerine ikinci verse'u ve şans eseri bir melodiyi daha yazdı. Orkestrasyonu ve akor düzeni çok basit, o yüzden dikkat çeken kısmı hep performansı oluyor, özellikle seksi basları.

An I For An I

Bu yeni bir kapı. Bence bu Iamx'in bilinçaltında yatan politizmi yansıtıyor. Genelde dünya üzerinde gördüklerime karşı çok tepkili değilim, onu yaratan para hükmü altına girmiş zavallı insanlara da. Her yerdeler, her gün karşı karşıyayım. Bu fonksiyonel olmayan elektronik yol negatif enerjime ulaşmak için beni odaklandırdı, ya da akışıma bıraktı, nasıl demek isterseniz. Cızırtılı gitarlar, yanlış notalar, sert davullar. Size ve dünyaya sokayım. İstekli ruhlara ve beyaz yalanlara karşı intikam.

I Am Terrified

Kusurları açığa çıkaran, toy bir terapi baladı. En basit olmaya çalıştıklarımdan biri. Phil Spector, Suicide'la tanışıyor gibi bir his. Yumuşak ve hoş karşılayıcı başlıyor, yavaşça çıldıran orkestral bir canavara dönüşüyor. Yaylılar, üflemeliler, tüm gerçek olay burada Berlin'de The Unfall Orchestra tarafından kaydedildi. Geri kalanı, olağan bir şekilde ben kaydettim.

Think Of England

Berlin içimdeki ve etrafımdaki herşeyi yeniden yapılandırmamı sağladı. Geriye adım atıp durdum ve kendime bir baktım. Aşklarım, endişelerim, bunalımlarım. Berlin'deki özgürlük benim işime odaklanmamı sağladı. Özgüven ve cesaret samimiyetle Londra'da bulabildiğim şeyler değildi. Beni kimin sevdiğini umursamamamı ve ne kadar para kazandığımı düşünmememi sağlıyor, işin ironik tarafı şimdi İngiltere'de yaşadığımda elde ettiğimden daha başarılı bir süreçteyim. Beni o ülke yarattı ama bozdu da. Berlin bir kısmımı düzeltti. Eski evimi her zaman seveceğim ama orası tekrar inşa edilir, yakılır ve üzerine bir cehennem kurulursa. Bu şarkı her zamankinden farklı olarak rock orkestrasyonuyla yazıldı. Tabii sözlerde biraz oyun var. Google'layın derim.

The Stupid, The Proud

Geçen yıl boyunca beynim din hakkında oldukça dikenli bir haldeydi. Sözlerde bu tad var. Müzik olarak çıplak olmasını istedim, ilk yazdığım gibi. Prodüksiyondan ve ses mühendisliğinden oldukça zevk aldım albümde ama bu şarkının akustik olması gerektiğini hissettim. Çok duygusal nevrotik Johnny Cash şarkısı gibi biraz. Hipnotize edici ve merhametsiz. Bu aralar benim favorim çünkü gürültülü davul ve distortion duymaktan yoruldum.

You Can Be Happy

Bu şarkıda da Unfall kullanıldı. Uçucu bir yaylı orkestrasıyla kısık sesli kadın vokal marşını karıştırmak istedim. Gruptan Janine'in sesini kullandık. Onun kısmı, 'It's a cruel world for small things but with lies and luxuries, in the in-between, you can be happy'. Annem benim başkalarının acılarını anlayabilmemi sağlamış biliyorum. Bazen karşımdakinin hissettikleriyle aynı hissettiğim düşüncesiyle heyecanlanıyorum. Özellikle umutsuz ve kırılganken. Her zaman bunun üstesinden gelmek ve mutluluğa sahip olmak için bir savaş var. Belki bu da benim felsefemdir. Çoğu zaman uyanmam gerekiyor. Şarkıyı bilerek yüksek tempolu ve acı-tatlı bir havada yaptım ki bana bunları hatırlatsın.

The Great Shipwreck Of Life

Bence başlık herşeyi açıklıyor. İlhamım burada Fellini'den geliyor. Onun acımasız güzel gerçekçiliğine bayılıyorum. Klasik bir trajikomik film yapımcısı. Hayatın tüm iniş ve çıkışlarını tüm renkleriyle, coşkusuyla ve korkunçluğuyla anlatıyor. Aklımda bütün bunlar varken melodisini yazdım. Bas ve davulun işbirliğinde baştan sona oyuncu bir şekilde geçiyor. Verse'leri 3 yıl önce, nakaratı 3 hafta önce yazdım. Onun gibi yazabileceğimi düşünmedim. Görüşümü basite indirgedim ve herkesin bağ kurabileceği bir şekilde yazdım. Başarısız.

Running

Her albüm belli bir zaman periyodunun bir fotoğrafı. Günlükteki bir kaç satır. Yaratıcılık bir saat gibi, düdüğüyle bir bekçi gibi geliyor ve sonu yok. Onu cd'ye yazmak bir süreç. Her zaman kendi kuyruğumu kovalıyor gibi hissediyorum. Bilinmeyenden kaçıyor ve sonra kovalıyorum. Ateist olmama rağmen ilahileri severim. Noel'de ne olduğundan hoşlanmam ama Noel ilahilerini severim. Albümü bana adanmış bir ilahiyle bitirdim, tekerlek üzerinde bir fare. Sarhoş, yarım elektronik tekrarlar kilise piyanosu altına saklanıyorlar ve diyorlar ki - bunun devamı var.

Röportaj: Kostas Brellas

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Ephrat - No One's Words


ephrat'ın 2008 yılında yayınlanan ilk albümü no one's words, progressive rock/metal türüne ait, yılın en başarılı örneklerinden. porcupine tree, tool, riverside, king crimson, opeth ve niceleri gibi bugünün müziğinin bayağılaşması, kültürünün yozlaşmasına dert yanan müzik severlere ilaç olabilecek kalitede müzik yapan grupların peşisıra gelen ephrat'ın, kısmen dağınık ve konsept bir kimlikten uzak olmasına rağmen dinleyiciyi doyuran, dinleyicinin ufkunu açan ve kalite hissini yaşamasını sağlayan albümü no one's words; sonrasında gelecek albümlerin olası kalitesini şimdiden kanıtlamış olmalı. 59:38 çalma süresine sahip albüm, insideout etiketiyle piyasaya sunuldu.


ephrat'ın ilk eseri olan albümde genel bir konsept niteliği aramak çok da doğru olmayabilirdi. pain of salvation'dan tanıdığımız daniel gildenlöw'un da besteleyip kaydettiği bir parça (the sum of damage done) içeren albüm, steven wilson'ın hünerli elleriyle epey yoğrulmuş. sanat severe kalite hissinden önce, kaliteli bir kaydı tattırması, albumün mastering ve miksajında steven wilson'ın imzasının olmasıyla açıklanmalı. bilindiği üzere, steven wilson progresif müzik severler için bir dahidir. çoğu müzisyenin örnek aldığı, saygı duyduğu ve takdir ettiği bir müzisyen olmasından çok, yaratıcılığına rağmen tevazusunun ön plana çıkarılmasının gerektiğini düşündüğüm müzisyenlerdendir. öyle ki, no one's words albumünde back vokallerin bir kısmını da üstlenen steven wilson, gruptan daha önde gözükmemek adına resmi sitesinde ve grubun myspace sayfasında bundan bahsetmemiştir.


daniel gildenlöw ve steven wilson gibi iki dahinin, çalışmalarına dahil olduğu bir grubun, muhtemelen kaliteli müzisyenlerden ibaret olması gerekirdi zaten. albümdeki parçaları tek tek incelediğimizde, bahsettiğim kalite gerçekten zihinlere çarpacaktır; üstelik sadece bireysel performanslarla değil, ortaya konan eserlerle.


albüm toplamda altı parçadan ibaret (59:38). albümün tracklisti ise şöyle:


1. The Show (10:31)
2. Haze (7:13)
3. Better Than Anything (8:26)
4. Blocked (4:55)
5. The Sum Of Damage Done (9:36)
6. Real (18:58)



1.the show: ephrat'ın no one's words albümünün 10:31 çalma süresine sahip, açılış parçası the show ile, ephrat müzik dünyasının zirvesine bir merdiven dayamış diyebiliriz. hareketli bir sample ile açılan parça, aslında geneline bakarsak çok da sert olmayan yapısına, güçlü bir girizgahla davet ediyor dinleyiciyi. sonrasında parçanın temasına doğru bir çekim hissetmek mümkün, işte progresif müziğin sürükleyiciliği... özellikle lior seker'in parçadaki vokali, albümün sonraki parçaları için epey umut vaad ediyor. tema yerli yerine oturduktan sonra, başarılı bir progresif müzik eserinde olmazsa olmaz olan değişim rüzgarları, 5:45 itibariyle fırtınaya dönüşüyor. albumün tatlı sert mizacına rağmen, en dokunaklı kısımlarından biri başlıyor. dinleyiciyi epey saracağından şüphem yok.yan flüt ve akustik gitarın uyumu, diğer gitarların da katılımıyla geçiş temasını oldukça etkileyici kılmış gerçekten. parçada, teknik müzik yapma kaygısının güdülmediği hissediliyor.ancak böyle bir tema yaratmak için zaten tekniklerle desteklenmiş sağlam bir hayal gücü gerekirdi. omar ephrat, steven wilson'a yakışan bir arkadaş olduğunu kanıtlıyor böylece.

zamanın aksine, ters yöne doğru hızla yol alan dünyanın, maddiyat çemberinin ortasına çakılmış bir elma gibi dönmesinden bahsediyor; lakin geç kalmışlık iz sürmeli. şov devam ediyor!




2.haze:
ephrat'ın no one's words albümünün 7:13 çalma süreli, ikinci parçası. albümün ilk parçası the show'daki gibi, aksak ve aksayan bir sample ile açılıyor parça; ardından cennetten kovulma bir kadının, paatos'un vokalisti petronella nettermalm'in sesiyle, etiketini alıyor.albümdeki diğer parçalara nazaran fazlaca dikkat çekiyor ilk dinleyişte. nistepen daha sert davul partisyonları, çeşitlemeler ve ölçü kaydırmalarla üzerinde çok çalışıldığını belli eden bir parça, haze. sabit bir tema üzerinde işlenen parça, kendini gitarlara emanet etmiş gibi görünüyor. ayrıca ölçü sonlarındaki küçük yanıltmalar ve sürprizler de parçayı daha hareketli bir moda sokmuş. davul ve bas gitarın uyumu sağlıklı bir alt yapı sunuyor. üzerine yığılmayan, özenle temaya devredilen gitarlarsa ephrat hakkında "olmuş!" dedirtiyor. ayrıca parçada kullanılan yaylılar ve tomer z'nin özenle seçtiği belli olan zil seti fazlaca dikkat çekiyor. kayıt kalitesi de üst düzeyde olunca, albumün en başarılı ve yaratıcılık mahsulü parçalarından biri orta çıkıyor.


konuk vokalist petronella nettermalm'ın vokali, gerçekten parçayı apayrı bir mertebeye ulaştırıyor.bir kadının en etkileyici yanı bekleyişini ve çaresizliğini olanca masumluğuyla sergilemesidir belki de, petronella nettermalm bunu epey etkileyici yansıtmış:


"come play with me..."



3.better than anything: ephrat'ın no one's words albumünün, 8:26 çalma süreli üçüncü parçası. grubun yaratıcılığının ön planda olduğu, muhteşem bir progressive metal eseri. dingin bir başlangıç; yerini isyan ve sonrasında kabullenmeye bırakan bir yapıya göre dizilmiş notalardan oluşması bir yana, çeşitliliği, doyuruculuğu ve progresiviteden ödün vermeyen yapısıyla apayrı bir şarkı better than anything. çalma süresi boyunca, duyguları bir mellotron misali olgun ama çocukça; bir balyoz gibi sert ve ustaca dövebilen bir ephrat eseri.


özellikle parçanın yapısı oldukça emek verildiğini belli ediyor. sürekli gelişen/değişen ve temaya hakim bir yürüyüş, itinalı bir tartım parçayı albümün en başarılı parçalarından kılıyor. özellikle tomer z'ye bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. album kayıtlarında seçtiği davulun tonu, kayıtlara bu parçada bir başka oturmuş. tuşelerinin yürüyüşe hakimiyeti ve yaratıcılığıyla da blackfield'da çalmış bir davulcunun performans ve başarısını belli ediyor.


gitarlar oldukça hakim parçanın yürüyüşüne. duruş ve kalkış zamanlamalarında kendini belli eden itina, ephrat'ın aynı zamanda oldukça teknik elemanlardan kurulu bir grup olduğunun altını çizmekte.
vokalleri incelediğimiz zaman, albumün son parçası ve şaheseri real'dan sonra, en etkileyici ve uyumlu ses yelpazesini fark ediyor dinleyici. lior seker, vokalinin gücüyle oldukça ön planda.


hayallerinden sıyrılmak durumunda kalan bir adamın durum değerlendirmesini oldukça hassas şekilde işlemeye çalışmış, başarmış da.




4.blocked:
ephrat'ın no one's words albumünün, 4:55 çalma süreli dördüncü parçası. albümün tek enstrumentali olma özelliğini de taşıyan parça, açılışından itibaren kulaklara, oradan zihne ve nihayetinde duygular arasında inşa ettiği köprülerden azametle yürüyor. tomer z'nin başarılı performansının albumün geneline yayıldığını şimdiden kabul etmek abartı olmaz. durağan bir tema üzerinde, sololarla pekiştirilen ve adeta nakşedilen ezgileriyle blocked, duygulardan mantığa giden yolları tıkamakla mükellef gibi.



5.the sum of damage done:
ephrat'ın no one's words albumünün, 9:36 çalma süreli beşinci parçası. öncelikle grubun vokalisti lior seker hakkındaki her şeyi ve omar ephrat'ın yaratıcılığını unutun. daha da önemli bir isim var karşımızda: daniel gildenlöw. parça ve vokal performansı bizzat daniel gildenlöw'e ait. başka bir değişle, yapım olarak bir ephrat parçası değil ancak icrasında ephrat elemanlarının kaliteli müzisyenler olması çok büyük bir artı.


daniel gildenlöw, pain of salvation'da yaptıklarının aksine çok daha farklı ve özgün bir parça hazırlamış albüm için. sarsıcı bir başlangıç, ardından yürüyüşü bir anda durduran akustik gitarla çalınmış dingin partisyonlar dizisi ve sonrasında... anlayacağınız daniel gildenlöw ephrat severleri progresif müziğe doyurmuş. şarkının değişmeyen tek parçası ismi demekte sakınca yok. ancak bu kadar yardımcı ve yan temayı harmanlamak ve birbirine bağlamak ancak daniel gildenlöw gibi insan üstü bir yaratıcılıkla bezenmiş bir müzisyenin eseri olabilirdi. parçanın vokalini başka bir vokalist de yapsa, eminim çoğumuz bu parçanın bir gildenlöw eseri olduğundan şüphe duymazdık.



parçanın teknik detaylarına girmek oldukça güç olur. çünkü zaten böylesine dahi bir müzisyenin eserinde her ayrıntı yerli yerinde olmalıdır ve parça gerçekten de teknik olarak çok üst seviyelerde. daniel gildenlöw'ün vokal performansı sadece parmak ısırtmakla kalmıyor, pain of salvation'un geleceği hakkında da fikirler veriyor.
beş kısımdan oluşan parça, daniel gildenlöw'ün yalnızca ephrat'a hediyesi olmasa gerek. hayatın en çok sesli mozaiklerinden...



6.real: ephrat'ın no one's words albumünün, 18:58 gibi uzun bir çalma süreli altıncı ve son parçası, mutlak tanımıyla şaheseri. "sonu sürekli değişen masal nedir?" diye sorulsa cevabı oldukça basittir. hayatı, masal tadında anlatan ama dinleyenin keşfetmesini umduğum detaylarıyla bezeyen, bir türlü bitirilemeyen masalın, babanın çocuklarına aktarışını anlatan bir masal ya da şarkı. birinden birini tercih etmek gerekirse, kanımca bu parça bir masal tadında her şeyiyle. progresif müzik adına bir dönüm noktası, bir kilometre taşı olabilecek kadar düzenli ve muhteşem bir kurgu, teknik ve akıcı olduğu kadar duyguları körükleyen bir anlayış, yer yer babasından masal dinleyen bir çocuğun meraklı sükuneti ve karşınızda, real.


masalların başlagıçları genellikle belirsizdir, o sebepten yardımcı nesir kalıplar kullanılır. oysa ephrat'ın başarımı burada oldukça göze çarpmalı, muhteşem bir serim, inanılmaz bir düğüm, insanı parçanın başına sürükleyen bir çözüm. bu, aykırı ve sonu belirsiz bir masal aslında. ephrat grubunun belki de tarihinin en başarılı parçası olacak real, bundan korkmamak anlamsız olurdu. o derece mükemmel bir parçayla karşı karşıyayız.



öncelikle girişte akustik gitarla bas gitarın dansı, sonrasında savaş davullarını andırırcasına dörtnala koşmaya başlayan bir arap atı, mellotronon en nazik hali ve masal... ardından düğüm bölümünde işler karışıyor, başka bir tema parçaya hakim olurken, arka planda bir önceki temadan izler var.ardından geleceğe dönüş...07:54 itibariyle, progresif müziğin ne olduğunu ispatlayan bir anlayış, genelde techno türünde kullanılan bir sample ve muhteşem ama muhteşem bir sentez...çözüm yaklaşırken bastıran hüzün, bir müzisyen için doruk noktası kıvamında. duyguları allak bullak edecek kadar etkili ama bir o kadar da naif. özellikle tüm progresif müzik severlerin kaçırmaması gereken bir parça, real. ephrat'ın sanatının doruk noktası, masalı...