5 Şubat 2009 Perşembe

Bir Muse Fan'ının Ağzından

(Okumaya başlarken bunu indirin de keyifli olsun)

Birlikte büyümekten hoşlandığım bazı gruplar var. Nasıl Beatles zamanında yaşayamadıysam, Queen'i zamanında anlayamadıysam, Doors ruhundan çakmıyorsam kendi zamanım için anılacak büyük grupları kaçırmamaya çalışmak elimden gelebilecek tek şey. 90ların sonlarında müzik denilen kutsal şeyin gerçekten farkına varan şahsım ne yazıktır Radiohead'in en büyük, en şaşalı albümünü kaçırdı. OK Computer taptığım 5 albümün arasına girebilecek kadar sevdiğim bir albüm olsa da Radiohead olgunluk çağında yakalayabildiğim bir grup oldu, onlar benim jenerasyonum için değil hayır, bunu insanlara kabul ettiremiyorum.

Şundan bahsediyorum; bir bireyin müziksel gelişimi belki çok küçükten şekillenir ama gerçekten kalıplaşmaya başladığı zaman birlikte olduğu, kendini kabul eden arkadaşlarıyla kendini yoğurduğu yaşlardır. 20'li yaşlarına kadar adam gibi müzik dinlemememiş bir birey üniversite arkadaşlarıyla kendi müzik kimliğini bulabilir pek ala bunların çok örneğini gördüm, Serdar Ortaç'la büyümüş beyin birden Metallica'ya geçince tanımlanamıyor tabi onu da yazmak lazım. Ama genelde beyinin aydınlanma çağı olan ergenlik çağı sonrası (oha yazı nereye gitti) kişi kendini geliştirip yakaladığı müzikle büyüyor ve o sıralar yakaladığı en fresh ve iyi şeye farklı bir sevgi duyuyor. Bu yüzden Radiohead OK Computer'ı yaptığı sıralarda ebelemece oynayan aptal çocuklar olarak kimse bana (benim yaşlarımdan tabi) Radiohead'i aşmış yüce varlıklar olarak tanımlamasın. Radiohead'in son 2 albümü çok ortalama rock albümleridir, abartan onu zamanında yakalayıp tapınan kişilerdir. Benim zamanımın büyük grupları Coldplay ve Muse'dur, ama farklı ve bana kişisel olarak değerli olan Muse'dur.
Bugüne kadar okuduğum Muse yazılarının çoğu Muse'un nereden geldiğini anlatmaya başlar, sonra Devon'un kapalı havasının Muse'un karanlık müziğini oluşturduğunu refere eder. Matt Bellamy'nin bütün bu röportajlardan falan neden çabuk sıkıldığını, bu kadar yalan uydurduğunu anlayabiliyor insan, o kadar klişe şeyler yazıyorlar ya da soruyorlar ki insan sürekli aynı cevapları vermekten kafayı sıyırabilir. O yüzden grupta bu soruları cevaplamakla yükümlü kişi genelde garibim Dom oluyor. Sorular sırasında da Matt dalga geçerse, şaklabanlık yaparsa ki bu rahatsız adam için çok olağan bir durum bu Dom da dağılıyor, sıkıysa topla sonra röportajı.

Aslında bütün olay Bellamy'nin sapkınlıklarıyla ilgili. Kendisi gibi rockstar babasının bulaşma müzik olaylarına demesine rağmen piyanoya erken yaştan bu kadar sarmasaydı, sonradan kendisinin söylediği gibi 94 Glastonbury'de Jeff Buckley'i izleyip onun gibi olmak için yanıp tutuşmasaydı bunların hiçbiri olmayacaktı. Doğuştan yetenekli bu adam, üniversite okumamasına rağmen okuduğu kitaplarla, sindirdiği teorilerle, yiyip bitirdiği sinema tarihiyle, şarkılarda, videolarda yaptığı referanslarla çağımızda hiç bilgisiz bir insanın bile ne kadar çok materyale ulaşabileceğinin, isterse kendisini ne kadar geliştirebileceğinin bir kanıtı.
Bellamy'nin müzik köklerine döndüğümüz zaman küçük yaşta kendi başına söktüğü piyano etkilerinin ağırlığını görüyoruz. 11 yaşında piyanoda hatasız çaldığı bir bölümü tube'de bulabilirsiniz. Küçükten başlayan ilgisi özellikle Rachmaninov sevgisine dönüşünce Matt'in yazdığı mükemmel piyano bölümlerinin kaynağını idrak etmiş oluyoruz. Citized Erased, Space Dementia, Butterflies and Hurricanes gibi şarkılarda Bellamy'nin bilinçaltında yatan Rachmaninov melodilerinin vücut bulduğuna bile rastlıyoruz zaman zaman. Bu bir yandan da Muse şarkılarında hissettiğiniz romantizm hissinin bir açıklayıcısı aslında.

Bellamy'nin Origin Of Symmetry'de Kaos Teorisi, Hyperspace, Absolution'da kıyamet teması, Black Holes'da uzay western karışımı imgeleri gibi incelediği birbirinden füturistik yolların sanatıyla birleşmesi, özellikle piyanoda vücut bulması onu Gustav Holst gibi müzik tarihinde ayrı bir yere konmasını sağlıyor. Şarkı sözlerinde batırdığı iğneler, zaman zaman yaptığı kara mizah onu mizah konusunda da garip, nevi şahsına münasır bir insan olarak kılıyor. Hiç bir şeyde bağımlı olmamaya duyduğu istek Manson'ın ona özel yaptırdığı gitarlara (Matt-O-Caster) kadar yansımış durumda.

Muse yazısından çok bir Bellamy yazısı oldu fakat bu gruptan Matt'i çıkardığınız zaman elinizde sadece iyi bir baterist ve basist kalıyor. Piyanosunun yanında kullandığı kendine has gitar tekniği ki bu konuda özellikle Jimi Hendrix'i örnek aldığını söyler hep ve yazdığı rifflerde de (ki Plug In Baby Total Guitar'da gelmiş geçmiş en iyi 8. riff ilan edilmiştir, aynı listede Knights of Cydonia ve Supermassive'i de bulmak mümkündür, buradan çok değerli Muse'dan nefret eden ülkemiz müzik yazarlarına selam edelim) bir frontman'den alınabilecek en yüksek verimi görmüş oluruz. Sonuç olarak Bellamy'li Muse, Gerrard'lı Liverpool'a benziyor, sonsuza kadar hatırlanacak büyük bir grup, büyük bir başarı, mükemmel şarkılar ve efsane Bellamy.

5 yorum:

oky dedi ki...

in rainbows için ortalama bir rock albümü tanımlaması gerçekten olmamış :))

subgenius dedi ki...

radiohead için ortalama bi albümü kasdettim aslında, yoksa benim en sevdiğim radiohead albümü hail to the thief'tir ki bu da yine zamanında yakalama kapısına çıkıyo :)

Jazz dedi ki...

ben de ortaokulda r&b dinlerdim öyk... doğru yolu sonra buldum :)
gerçi bu yazıda esas hoşuma giden matt'in referansları; göndermeler her zaman aklımda minik kıvılcımların çakmasına ve "aaa tanıyorum bunu bi yerden" dememe neden olur :)

alengir dedi ki...

peki bir arkadaşımın babasının,arkadaşım ortaokul da okurken kendisine "al bak bu grup güzelmiş,dinle seversin..." diyerekten Radiohead kaseti hediye etmesine ne denir:))

NOT:Bu postu okurken last fm radyosunun bana Knights Of Cydonia çalması,hoş bir tesadüfmü,ilahi bir mesajmı:)

subgenius dedi ki...

oha denir, küçücük çocuğa o yapılır mı denir :)